
Avukat Berkay TOPRAK
Bir baba, sağlığında sahip olduğu evini çocuklarından birine tapuda satış göstererek devretti. Baba vefat ettikten sonra diğer çocuklar bu durumu öğrendi.
Peki gerçekten bir satış mı yapılmıştır? Taşınmazı alan çocuk babasına satış bedelini ödemiş midir? Yoksa gerçekte herhangi bir para ödenmemiş ve taşınmaz diğer çocuklardan mal kaçırmak amacıyla mı devredilmiştir?
Uygulamada oldukça sık karşılaşılan bu durum, hukukta “muris muvazaası”, halk arasında ise daha çok “mirastan mal kaçırma” olarak bilinmektedir.
Muris muvazaasında asıl mesele, tapuda yapılan işleme verilen isim değil, mirasbırakanın gerçek iradesidir. Mirasbırakan gerçekte taşınmazını bağışlamak istediği hâlde, diğer mirasçıların miras hakkını bertaraf etmek amacıyla bu işlemi tapuda satış gibi göstermişse muris muvazaası gündeme gelir. Bu davaların temelini Türk Borçlar Kanunu’nun 19. maddesi ile 01.04.1974 tarihli ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı oluşturmaktadır.
HER MAL DEVRİ MİRASTAN MAL KAÇIRMA DEĞİLDİR
Öncelikle toplumda yaygın olan bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekir.
Bir anne veya baba sağlığında malını çocuklarından birine devredebilir. Mirasbırakanın bütün çocuklarına mutlaka eşit miktarda mal bırakması gerektiği şeklinde genel bir kural yoktur.
Örneğin bir baba gerçekten paraya ihtiyacı olduğu için evini oğluna satmış ve satış bedelini de almış olabilir. Böyle bir durumda diğer çocuklara daha az miras kalacak olması, gerçek bir satışı tek başına geçersiz hâle getirmez.
Sorun; gerçekte bağış yapılmasına rağmen bu bağışın satış gibi gösterilmesi ve işlemin diğer mirasçıları miras haklarından mahrum bırakmak amacıyla yapılması hâlinde ortaya çıkar.
Dolayısıyla tapuda “satış” yazması tek başına gerçek bir satış yapıldığını göstermediği gibi, taşınmazın yalnızca bir çocuğa verilmiş olması da tek başına mirastan mal kaçırıldığını göstermez.
MAHKEME NEYE BAKAR?
Mirasbırakan artık hayatta olmadığı için kendisine “Bu taşınmazı neden devrettin?” diye sormak çoğu zaman mümkün değildir. Bu nedenle mahkeme, mirasbırakanın gerçek iradesini olayın gerçekleşme biçiminden ve elde edilen delillerden anlamaya çalışır.
Aslında cevap aranacak sorular oldukça somuttur:
Mirasbırakanın taşınmazını satmaya ihtiyacı var mıydı? Taşınmazı alan kişinin bu bedeli ödeyecek ekonomik gücü bulunuyor muydu? Para gerçekten ödendi mi? Taşınmazın gerçek değeri ile tapuda gösterilen satış bedeli arasında ciddi bir fark var mıydı? Satıldığı söylenen taşınmazın parası mirasbırakanın malvarlığına girdi mi? Mirasbırakan diğer çocuklarına da mal vermiş miydi?
Yargıtay da muris muvazaasını değerlendirirken mirasbırakanın satış yapmak için haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığına, taşınmazı alan kişinin ekonomik gücüne, gerçek değer ile satış bedeli arasındaki farka, aile içindeki ilişkilere ve olayların olağan akışına bakmaktadır.
Bu nedenle örneğin hiçbir geliri bulunmayan bir kişinin çok değerli bir taşınmazı satın aldığı ileri sürülüyorsa, satış bedelinin nasıl ödendiği önem kazanacaktır. Banka kayıtları, kredi kullanılıp kullanılmadığı ve tarafların o tarihteki ekonomik durumları araştırılabilir.
Ancak tek başına tapudaki satış bedelinin düşük olması da işlemin mutlaka muvazaalı olduğu anlamına gelmez. Mahkeme bütün delilleri birlikte değerlendirir.
“ANNEME BABAMA BEN BAKTIM, O DA EVİNİ BANA VERDİ” DENİLİYORSA?
Muris muvazaası davalarında sık karşılaşılan bir başka durum da budur.
Bir çocuk yıllarca anne veya babasıyla yaşamış, hastalığında yanında olmuş, günlük ihtiyaçlarını karşılamış ve bakımını üstlenmiş olabilir. Böyle bir durumda anne veya babanın kendisine bakan çocuğuna bir taşınmazını devretmesi her zaman mirastan mal kaçırma anlamına gelmez.
Yargıtay uygulamasında da bir taşınmazın karşılığının mutlaka para olması gerekmediği; bazı durumlarda bakım, hizmet ve emeğin de yapılan devrin karşılığını oluşturabileceği kabul edilmektedir.
Ancak yalnızca “Ben baktım” demek de yeterli değildir.
Mirasbırakan gerçekten bakıma muhtaç mıydı? Bakım ne kadar sürdü? Bakımı gerçekten taşınmazı alan kişi mi yaptı? Diğer çocuklar da anne veya babalarıyla ilgileniyor muydu? Ve belki de en önemlisi; görülen bakım karşılığında makul bir taşınmaz mı devredildi, yoksa mirasbırakan malvarlığının tamamını veya çok büyük bir bölümünü tek kişiye mi bıraktı?
Bu nedenle Yargıtay uygulamasında, devredilen malın mirasbırakanın toplam malvarlığı içerisindeki oranına da önem verilmektedir.
PEKİ ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ YAPILMIŞSA?
Benzer bir değerlendirme ölünceye kadar bakma sözleşmelerinde de yapılmaktadır.
Bu sözleşmede bir kişi diğerine yaşamı boyunca bakmayı üstlenirken, bakım gören kişi de bunun karşılığında bir malvarlığı değerini devretmektedir.
Gerçekten bir bakım ilişkisi varsa ve bakım borcu yerine getirilmişse, sırf diğer mirasçılara daha az mal kaldığı gerekçesiyle yapılan işlem geçersiz sayılamaz.
Ancak sözleşmenin üzerinde “ölünceye kadar bakma” yazması da tek başına yeterli değildir.
Gerçekte bakım ilişkisi kurulmamış, mirasbırakan aslında taşınmazını bağışlamak istemiş ve diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla bağışı ölünceye kadar bakma sözleşmesi görüntüsü altında gerçekleştirmişse, muris muvazaası yine gündeme gelebilir. Gönderilen çalışmada da görünürdeki işlemin satış yanında ölünceye kadar bakma sözleşmesi biçiminde kurulabileceği belirtilmektedir.
Bu durumda da mahkeme gerçek hayatta ne olduğuna bakacaktır. Bakım gerçekten yapılmış mı? Mirasbırakanın yaşı ve sağlık durumu nasıldı? Bakımı kim yaptı? Taraflar birlikte mi yaşıyordu? Yapılan bakım ile devredilen malvarlığı arasında makul bir denge var mıydı?
Dolayısıyla gerçek bir bakım sözleşmesi ile bağışı gizlemek için yapılan görünüşteki bakım sözleşmesini birbirinden ayırmak gerekir.
MİRASBIRAKAN ASLINDA MALLARINI PAYLAŞTIRMIŞ OLABİLİR
Bir başka önemli konu da miras bırakanın sağlığında çocukları arasında yaptığı paylaştırmalardır.
Örneğin baba bir çocuğuna ev, diğerine tarla, bir başkasına dükkân vermiş olabilir. Böyle bir durumda yalnızca dava konusu eve bakılarak “Bu çocuk kayırılmış, demek ki mal kaçırılmıştır” sonucuna varılması doğru olmayabilir.
Mirasbırakanın sağlığında yaptığı bütün kazandırmaların ve geride bıraktığı malvarlığının birlikte değerlendirilmesi gerekir.
Çünkü muris muvazaasında asıl mesele kardeşler arasında matematiksel anlamda tam bir eşitlik sağlanıp sağlanmadığı değil; mirasbırakanın bir veya birkaç mirasçısını miras hakkından mahrum bırakma amacı taşıyıp taşımadığıdır.
TAPUDA AÇIKÇA BAĞIŞ YAPILMIŞSA?
Burada önemli bir ayrım daha bulunmaktadır.
Mirasbırakan tapuya giderek taşınmazını açıkça bağışlamışsa, gerçek iradesi ile tapudaki işlem aynıdır. Ortada satış görüntüsü altında gizlenmiş bir bağış bulunmadığından klasik anlamda muris muvazaasından söz edilemez.
Böyle bir durumda şartları varsa tenkis veya denkleştirme gibi miras hukukuna özgü başka hukuki yollar gündeme gelebilir.
Bu nedenle miras bırakanın sağlığında yaptığı her karşılıksız kazandırmaya karşı aynı davanın açılması mümkün değildir. Öncelikle işlemin hukuki niteliğinin doğru belirlenmesi gerekir.
DAVA AÇILACAKSA NEREDE VE NE ZAMAN?
Muris muvazaası nedeniyle dava açabilmek için mutlaka saklı pay sahibi olmak gerekmez. Miras hakkı ihlal edilen mirasçılar şartları varsa dava açabilir. Ancak bu dava mirasbırakan hayattayken değil, ölümünden sonra açılabilir.
Muris muvazaasına dayalı tapu iptali ve tescil davalarında görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesi, yetkili mahkeme ise taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir.
Bu davalar kural olarak zamanaşımına veya hak düşürücü süreye tabi değildir. Ayrıca dava açılmadan önce zorunlu arabuluculuğa başvurma şartı da bulunmamaktadır.
Taşınmaz muvazaalı şekilde devralan kişi tarafından daha sonra başka bir kişiye satılmışsa, yeni malikin iyi niyetli olup olmadığı ayrıca önem kazanır. Tapunun geri alınmasının artık mümkün olmadığı bazı durumlarda ise taşınmazın bedelinin talep edilmesi gündeme gelebilir. Bu nedenle somut olayın özelliklerine göre taşınmazın dava sırasında başkasına devredilmesini önlemek amacıyla ihtiyati tedbir talep edilmesi de önemlidir.
SONUÇ
Muris muvazaası davalarında cevaplanması gereken temel soru aslında oldukça basittir:
Mirasbırakan gerçekten bir satış veya bakım karşılığı devir mi yaptı; yoksa gerçekte bağışlamak istediği malını diğer mirasçılardan kaçırmak amacıyla satış ya da bakım sözleşmesi gibi mi gösterdi?
Banka kayıtları gerçek bir satışı gösterebilir. Yıllarca devam eden gerçek bir bakım ilişkisi yapılan devri haklı kılabilir. Mirasbırakanın diğer çocuklarına yaptığı kazandırmalar, aslında malvarlığını çocukları arasında paylaştırmak istediğini ortaya koyabilir.
Bunun tam tersine; herhangi bir satış bedelinin ödenmemesi, taşınmazı alan kişinin satın alma gücünün bulunmaması, mirasbırakanın satış yapmak için makul bir nedeninin olmaması ve malvarlığının önemli bölümünün diğer mirasçıları dışarıda bırakacak şekilde tek bir kişiye devredilmesi de muris muvazaasının önemli göstergeleri olabilir.
Kısacası;
Tapuda “satış” yazması tek başına gerçek satış yapıldığını göstermediği gibi, bir taşınmazın yalnızca bir çocuğa verilmiş olması da tek başına mirastan mal kaçırıldığını göstermez.
Çünkü muris muvazaasında hukukun aradığı cevap, görünürdeki işlemin adı değil; mirasbırakanın gerçek iradesidir.
Muris muvazaasına dayalı tapu iptali ve tescil davaları her somut olayın kendine özgü koşullarına göre değerlendirilmesi gereken, delillerin ve dava stratejisinin büyük önem taşıdığı teknik davalardır. Bu nedenle somut olayın bir avukat tarafından değerlendirilmesi ve dava sürecinin hukuki yardım alınarak yürütülmesi, olası hak kayıplarının önüne geçilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.





