Asya, Avrupa ve Afrika’nın önemli kısmına hükmeden devletin yüzölçümünün 20 milyon km karenin üzerine çıkmasının yanı sıra birçok ülkeyi vergiye bağlayacak ve dünyaya kafa tutacak kadar güçlendi.
Zaman içerisinde kuruluş ilkelerinden uzaklaşılması, asli unsur olan Türklerin ikinci plana itilmesi, merkezi yönetimin taşradan kopması, saraydaki lüks ve israf, saraya getirilen yabancı gelinler ve akrabaları olan gayri müslimlerin ülke yönetiminde söz sahibi olması, halkın vergi yükü altında ezilmesi, devlet tecrübesi olmayan şehzadelerin tahta oturması, rüşvet, adam kayırma ve yolsuzluğun sıradan işler haline gelmesi, dünyadaki keşiflerin ve gelişmelerin gerisinde kalınması, dini eğitimin kısmen de olsa ehlinin elinden çıkması, devlet adamlarında ve üst düzey zenginlerdeki aşırı Avrupa hayranlığı gibi sebeplerden dolayı 1600’lerin başından itibaren yerinde sayma ve geriye gitme dönemi başladı.
Devletin zayıf düşmesinin etkisi her alanda görülüyor, savaşlarda alınan yenilgiler toprak kayıplarına ve ekonomik sorunlara sebep oluyordu…
Koskoca cihan devleti 250 yıl boyunca önceki birikimleri yedi bitirdi. Saraydaki israf, lüks ve şatafat sınır tanımıyor ve halkın sırtındaki vergi yükü her geçen gün daha da artıyordu.
Nitekim 1850’ye gelindiğinde dönemin padişahı Abdulmecid, İngilizlerden aldığı 3 milyon 300 bin sterlin ile ilk dış borçlanmayı başlattı. Aynı padişah 15 ayrı borçlanmaya daha imza attıktan sonra borç sarmalı iyice büyüyünce tahttan indirildi.
Fakat artık ok yaydan çıkmıştı… Devlet dış borcun faizini bile ödemekte zorlanıyordu. Sonunda alacaklılar tepemize binerek Düyûn-u Umumiye adı altında bir tahsilat merkezi kurdurdular. Tuz, tütün, ipek, damga, balık ve içki gelirleri ile bazı vergiler bu tahsilat merkezinde toplanarak alacaklı ülkeler tarafından paylaşılıyordu. Yani devletin egemenliği dış güçlere teslim edilmişti.
Sonra özelleştirme furyası başladı. Trajikomik bir şekilde bazı bölgelerde vergi toplama işi bile özelleştirilmişti. Yani devlet tefecilerden, bankerler aldığı para karşılığında vergi toplama işini yabancıların vicdanına terk etmişti.
Tuz, tütün ve içkiden oluşan Reci (Tekel) idaresinin özelleştirilmesi yetmeyince, demiryolu hatları, limanlar, tramvay ve gazhane gibi şehir altyapı hizmetleri de özelleştirildi.
Krom, kömür, bakır vb. madenler özelleştirildi, İngiliz Fransız ortaklığıyla kurulan Osmanlı Bankası üzerinden para basma yetkisi yabancılara verildi.
Saray ahalisi olayın farkında olmasa da, artık bütün dünya Osmanlı’ya hasta adam adını takmıştı.
Derken isyanlar başladı… İngiliz ve Fransız ajanlarının kışkırtması ve maddi destekleriyle yurdun her köşesinde satılmış hainler başkaldırıyordu.
Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklar şehirlerde Türk milletine türlü zulümler yapmakla kalmıyor, bir kısmı da dağlarda eşkıyalık yapıyor, yol kesiyor, köy basıyor, evleri ateşe veriyor, kadınlara, kızlara tecavüz ediyordu…
Anadolu’da konuşulan yerel diller bölünme aracı olarak kabul empoze edilmeye çalışılacak ama sadece bazı kürtler bu oyuna kanacaktı…
Osmanlı Türk devletinin orduları dağıtılmış, silahları toplatılmış, kısacası devlet, devletlik vasfını tamamen kaybetmişti. Asayiş o kadar bozulmuştu ki, akşam hava karardıktan sonra insanlar evlerinden çıkmaya korkar hale gelmişti…
Ama bu durumda bile sarayda şatafat tüm hızıyla devam etmekteydi...
Altı yüzyıl boyunca, Sultan’ın “kullarım” hitabını sineye çeken Türk milleti artık dış güçlerin kulu olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı.
İşte tam böyle bir zamanda 9. Ordu Müfettişi resmi göreviyle İstanbul’dan Anadolu’ya gönderilen Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basar basmaz milli direnişi başlattı… Ardından Kavak, Havza, Amasya, Erzurum, Sivas’ta yürüttüğü teşkilatlanma çalışmalarından sonra 27 Aralık 1919’da (ileride TBMM’nin üyeleri olacak olan) Heyet-i Temsiliye ile birlikte Ankara’ya vardı.
“Hasta adam”ın mirasına konmak için İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Rusya ve Ermenistan gibi kan emici barbar ülkeler dört bir yandan Anadolu’yu işgal etmişti…
Gerçek bir askeri ve siyasi deha olan Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde kurtuluş savaşı başlamıştı. Türk milleti; “Ümitlerin tükendiği yerde, Türk’ün kudretinin başladığını” bütün dünyaya duyurmaya kararlıydı.
Türk milletinin elinde silahı yoktu, cebinde parası yoktu, yiyecek ekmeği yoktu ama gönlünde alev alev yanan bir özgürlük ateşi vardı, bir de bu ateşi harlayan Mustafa Kemal Paşa vardı…
23 Nisan 1920’de TBMM kuruldu ve 30 Nisan’da bütün dünyaya resmi olarak duyuruldu.
Ülkesinin istiklali adına kendi istikbalinden vazgeçen asil Türk milleti için yazdığı İstiklal Marşına Mehmet Akif ERSOY, “korkma!” diye başlıyordu…
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK de, 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyetini kurarak, güvenlik, ekonomi, sanayi, eğitim, kültür, diyanet, tarım, hayvancılık, sağlık ve diğer konularda Türk milletini devletin ciddiyet ve hizmet anlayışıyla tanıştırdı.
…Ve Türk milletine şöyle dedi: “Korkma! Cumhuriyet Var”
Kuruluş ilkelerine bağlı kalındığı sürece Cumhuriyet, Türk milletinin özgürlüğünün sembolü olacaktır. Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesi olmaya devam edecektir.
Cumhuriyet, kavruk tenli Türk çocuklarının doktor, avukat, mühendis, tüccar, esnaf, sanayici, bilim adamı, memur, siyasetçi, bakan, cumhurbaşkanı olabildiği bir sistemdir.
Türk milleti bu sistemin devamı için elinden gelen tüm gayreti gösterecektir.
Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun, Türk milleti var olsun!
İmam Hüseyin SAVAŞ
29 Ekim 2026 / TURAN