
Geçim Derdi Arasında Çalınan Tatiller ve Tükenen Ruhlar
Bugün sokakta kime dokunsanız bir ah işitiyorsunuz. Yüzlerdeki tebessümün yerini endişeli bir dalgınlık, sohbetlerin yerini ise hane ekonomisinin çetrefilli hesapları almış durumda. Derinleşen ekonomik kriz, sadece cüzdanlarımızı boşaltmakla kalmıyor; insanımızın akıl sağlığını, yaşama sevincini ve huzurunu da sessizce kemiriyor.
Eskiden “yaz” denince akla deniz, dinlenmek ve zihni boşaltmak gelirdi. Şimdilerde ise yaz ayları, geçim sıkıntısının yakıcı sıcağında buharlaşıp gidiyor. Hayata küçük bir mola vermek, nefes almak artık bir ihtiyaç değil, adeta bir lüks.
Özellikle özel sektör çalışanları bu cenderenin tam ortasında. Yıl boyu yoğun tempo altında ezilen emekçiler için tatil hakkı kâğıt üzerinde kalsa bir dert, kullanılsa ayrı bir dert. İzin alabilseler bile cüzdandaki kısıtlı bütçe, şehir dışına çıkmayı geçin, şehirde bir çay bahçesinde oturmayı dahi imkânsız kılıyor. İzin günü; dinlenmek yerine, ayağını yorganına göre uzatamamanın stresiyle evde geçirilen monoton saatlere dönüşüyor.
Bu tablonun en can yakıcı kısmı ise hiç şüphesiz çocuklarımız. Okullar kapandığında çocuklarına ufak bir tatil anısı bile sunamayan anne babaların yaşadığı mahcubiyet, rakamlarla ölçülemeyecek bir zihinsel yük yaratıyor. Çocuğunun gözünün içine bakıp “Bu yıl da gidemiyoruz” demenin yarattığı vicdan azabı, toplumun omuzlarına çöken en ağır kaygılardan biri.
Sürekli aynı monoton döngünün içinde sıkışıp kalmak, ertelenen hayaller ve bitmek bilmeyen fatura kaygısı insanları tükenmişlik sendromuna sürüklüyor. Dinlenemeyen bedenler, nefes alamayan zihinler zamanla tahammülsüzleşiyor; toplum genelinde derin bir mental yorgunluk ve moralsizlik hakim oluyor.
Unutulmamalıdır ki tatil ya da dinlenmek bir şımarıklık değil, insanın temel insani ve ruhsal ihtiyacıdır. İnsanların çalışmak kadar dinlenmeye, çocuklarına güzel anılar bırakmaya ve geleceğe umutla bakmaya ihtiyacı var. Ruh sağlığı yerinde olmayan bir toplumun ekonomik veya sosyal olarak ayağa kalkması mümkün değildir. Bugün kaçırdığımız o molalar, yarın telafisi imkânsız toplumsal yaralar olarak karşımıza çıkacaktır.





