
Siyaset ve yönetim tarihine baktığımızda, bir yerin yönetimini elinde tutmak isteyenlerin iki klasik yöntemi olduğunu görürüz. Birincisi, kendi güvendiği, sadakatinden şüphe duymadığı kişiyi oraya getirmektir. İkincisi ise, öyle niteliksiz, öyle kifayetsiz birini seçmektir ki, o kişi yönetiyormuş gibi görünse de aslında ipleri başkası çeker.
Birinci yöntem, sadakati ve güveni merkeze alır. “Benim adamım” diye tarif edilen bu kişiler, kararlarını kendi özgür iradeleriyle değil, kendisini oraya getirenin menfaatleri doğrultusunda alırlar. Böylece yönetimde görünen isim başkası olsa da, gerçekte yönetim tek bir elde toplanmış olur.
İkinci yöntem ise daha sinsidir. Çapsız birini göreve getirmek… O kadar yetersizdir ki, bırakın karar vermeyi, gündelik işleri bile yönlendiremez. Bu durumda perde arkasındaki güç devreye girer. Sözde yönetici, makamda oturan kişidir; ama aslında tüm ipler başka birilerinin elindedir. Böylece hem görünürde “tarafsızlık” ya da “farklılık” havası yaratılır, hem de kontrol kaybolmaz.
Bugün çevremize baktığımızda bu iki yöntemin de izlerini görmemek mümkün değil. Bazı kurumlarda, belediyelerde, hatta derneklerde bile “güvendiği adamını koyma” veya “ehliyetsiz birini getirme” taktikleri gözümüze çarpıyor. Sonuç olarak da gerçek liyakat, üretkenlik ve vizyon ikinci plana itiliyor.
Oysa yönetmek, insanlara hizmet etmek, adalet dağıtmak ve ortak aklı işletmek demektir. Eğer bir kurum, kendi çıkarını düşünen “adamların” ya da iş bilmez “çapsızların” eline bırakılıyorsa, orada toplumun menfaatine hizmet eden bir anlayıştan söz edilemez.
Kısacası, bir yerin geleceğini belirleyen asıl mesele, başa kimin geldiği değil; o koltuğun hakkını gerçekten verip veremediğidir.
AYYILDIZ HABER







